ALEKO AMCA

İstanbul’da sıcaklığın yine hissedileceği günlerden biri. Arkadaşlarla Fenerbahçe Marinadayız, hafta sonunun hareketliliğine inat biz tembellik halinde oturuyor gelen geçen, yiyip içen insanları gözlüyoruz.  Her yerde zerrede kadar anlam arayan ben, yine görünmez dürbünlerimi çıkarmış teker teker insan tahlili avına başlıyorum. İlk izlenimlere göre etrafta çok fazla çeşitlilik olmadığını görüyorum.  Garsonların hepsi kılık kıyafetleriyle Amerikan Film Setinden fırlamış gibi koştururlarken, jön-vari konuşmalarıyla da sanki sırçadan yapılma müşterilerine “aman dikkat, kırılmasın, incinmesin, ne isterlerse verelim” diyerek el divan pençe duruyorlardı. Hafta Sonu Kraliyet Ailesine dönüşmenin zaferini kutlayan sırçadan yapılma müşteriler ise küçük olan dünyamızdan daha küçük olan bu lüks restoranda ilahlaklıklarını kutluyorlardı.

Dürbünüm ile insanları izlemekten vazgeçmiştim, merak edilecek, bir şey yoktu. Hepsi aynıydı çünkü … Tipik zengin ailelerin konken partisinde, bir kenardan usulca duran ve onların yapaylığını izleyen müştemilat kızı gibi hissediyordum kendimi. Yiğit bizi neden buraya getirmişti ki? Ne kadar soğukluğa yakın olan o kadar uzaktı bana. Sıkılmıştık, zaten bize göre bir yer değildi. Hızlı bir şekilde karar verdik. Caddebostan Sahilde yürüyecektik.

Denize nazır güzelim Ağaçların arasından Geçerken Bir mabet dikkatimi çekmişti. Bir kenarda gizli kalmış, mahremi bozmasınlar diye saklanmış küçük,  oldukça eski bir kiliseydi bu. Bendeki merak her zaman baş tacı olduğu için bir heyecana tutulmuştu ki sormayın. Perdeleri açmak, gizli olana dokunmak istiyordu. Yoğun ısrarlarım sonuç vermiş, arkadaşlar dize gelmiş, eli mahkum bir vaziyette ben önde onlar arkada kilisenin yolunu tutmuştuk. Heyecanlı Olan ben usulca Kapıyı aralayıp içeri girmiştim.

Tütsü kokuları, loş ışıklar, sabahki ayinden kalan yemek tabakları … Hepsi sanki terk edilmiş, olağanüstü bir hal gelmiş insanlar arkalarına bakmadan kaçmışlar gibi duruyordu. Hz. İsa sevgi ile “hoş geldin” der gibi  bulunduğu yerden bana gülümserken,  o anları derin düşünceler içinde geçiren ben, kilisenin saflığına inat, yüksek bir ses ile irkiliverdim. Arkadaşlarım da ne olduğunu anlamamış,  şaşırmış kilise kapısında  yıllardır duran heykeller gibi kalakalmışlardı.

“Burası ibadet yeri, böyle destursuz girilir mi?” diye kulağımda gürleyen küçük ama sesi büyük amcaya “ama biz seslendik” bile diyemiyordum. Merakımın sonucunu destursuz bir şekilde almış,  arkadaşlarımla beraber sessiz bir şekilde çıkışa yönelirken kulağımın dibinde gürleyen ses bu sefer nazik bir ses tonu ile arkamızdan seslenerek “Gelin hadi, bir mum yakın dua edin” dedi. Öfkesinin acemiliğini o da anlamıştı. Sonuçta orası bir mabet sonuçta kimse kovulamaz-idi. Minyon tipli, renkli gözlü bir zattı Aleko Amca. Mumları elimize verirken dilek dilememizi söylemiş, güler yüzü ile dua edin demişti. Başta gördüğümüz adam gitmiş, yerine bambaşka Bir Aleko Amca gelmişti. Biz duamızı edip, dileğimizi dileyip biraz da kilisenin içinde gezindikten sonra merakımız yatışmış bir şekilde “gidelim artık” dedik. Bu sırada Aleko Amca kapının önünde bir set gibi durdu. Belli ki gitmemizi istemiyordu, belli ki kendinden bahsetmek istiyordu. Ve Kendi ağzından biz sormadan başlıyordu hayatını anlatmaya.

“İstanbul’un en eskilerinden biriyiz. Tabi İstanbul o zaman böyle değildi, herkes birbirini tanır eş-dost hiç ayrılmazdı. Çocukluğum Zeytinburnu’nda geçmişti, üç kardeştik, annemiz ev hanımı, babamız bizi terk etmişti. Kader böyle olunca bizde evi geçirdirmeye başladık . Gocunmadan her işte çalıştım, ayakkabı sattım, yük taşıdım, kahvehanelerde hizmet ettim. Aklınıza gelecek her işi yaptım yani. Sonra annem evlendi, evimize bir üvey baba girdi. Hayatım işte o zaman yeniden değişti. Babamın yapmadıklarını yaptı bana. Okuttu, baktı, korudu, kolladı. Derken evlilik yaşım geldi, evlendirdi de. İki kızım oldu, birisi şuan evli Zeytinburnu’nda oturuyor, diğeri ise o daha küçük yaştayken kaybettim, trafik kazasıydı. Sonra … Sonra eşimden ayrıldım, olmadı işte….  Annemde öldü. Sadece üvey babam kaldı. Üvey babamla Birlikte yaşıyoruz. O bana baktı, şimdi bakma sırası bana geldi. “Aleko Amcanın anlattıklarını birbir yüreğime yazıyorum. Yazıyorum ki birisi günün birinde “vefa nedir” diye sorarsa anlatayım diye, yazıyorum ki din-dil gözetmeksizin vefanın ne mukaddes bir kelime olduğunu anlayayım diye, yazıyorum ki kendime tekrar tekrar okuyayım diye.

Kilisenin kapısından düşünceli bir şekilde çıkıyoruz, Aleko Amca arkamızdan sesleniyor “Siz yine gelin. Bizler komşuyduk ama unuttuk. Parklarda, bahçelerde, kiliselerde, cami avlularında hep bir aradaydık. Siz yine gelin, biz komşuyduk”.

Aşkta kalın.

Günün Sözü: “. Daime bilgili kişileri dinle Bir işi bitirince, Yeni Bir işe başla.” İbni Arabi

GÜNÜN MÜZİĞİ: “Vai” İma

KİTAP Önerisi: “Mrs. Dalloway” Virginia Woolf

FİLM Önerisi: “Bal” Yön: Semih Kaplanoğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir