Etiket arşivi: dostluk

BATILI BİR MÜNEVVER

Dünya üzerinde nice kadim canlar var ki, bütün insanlığı hep birliğe, güzelliğe davet etmişlerdir. Asırlar önce yeryüzüne attıkları aşk tohumları dallanıp budaklanarak bir vahdet ağacına dönüşmüş, vahdet ağacının yanına varan herkes, kendi aşkı kadar heybesine düşen nimetleri almıştır. Bu aşk tohumu atan öyle canlar da var ki onlar bütün kâinatın cemal enerjisini oluştururlar. Ana olurlar, sevgili olurlar,  bir kız evlat olup,  tasavvuf aşkını yaymayı kendilerine namzet haline getirirler. Kadın ve tasavvuf deyince aklıma 4 yapraklı münevver geliyor. Samiha Ayverdi, Meşkure Sargut, Cemalnur Sargut ve Annemarie Schimmel…

Bu mukaddes dört yapraklı yoncadan birisi var ki batıya tasavvuf öğretisinin ulaşmasında canla başla çalıştı. Öğrencilerine göre Profesör Schimmel, arkadaşlarına göre Annemarie, Samiha Ayverdi’nin ise biricik Cemile’si… Almanya’da dünyaya gelen Schimmel’in maneviyata olan yatkınlığı çocuk yaşlarda kendini göstermeye başlamıştır. Doğu kültürleri profesörü Friedrich Rückert’in şiirlerinden etkilenerek Arap ve Fars edebiyatına ilgi duymaya başlar ama onun gönlüne İslam sevgisinin ilk kıvılcımlarını 15 yaşındayken tanıştığı Arapça Öğretmeni düşürür. 16 yaşında Arapça eğitimine başlayan Schimmel gün gelir Ankara Üniversitesinde Dinler Tarihi derslerini verir ve yine gün gelir Harvard Üniversitesinde profesör olarak İslam’ı, tasavvufu ve tasavvufun aslında dünya üzerinde tek gerçek yaşayış biçimi olduğunu anlatmaya başlar. Batıyı İslam’la buluşturan saygıdeğer bir isim haline gelir. 80 yıllık hayatına 100’ü aşkın eser sığdırır. Batıda, tasavvuf dendiğinde akla gelen isimlerden biri William Chittick ise diğeri  Annemarie Schimmel olmuştur.

İslam’a kem gözle bakan, bir bağnaz fikirler kumkumasından ibaret olduğunu dile getirenlere, tasavvufun o uçsuz bucaksız kapısını aralayarak, yanlış bilinen bütün doğruları gönlüne düşen o ilahi aşk ile anlatmaya çalışmıştır. Hatta bir röportajında “İslam öfke dini olarak yaygınlaşıyor” sorusunu o şu cümleleri ile açıklamıştır “Hayır, böyle göremezsiniz. Biz Hristiyanların Haçlı Seferleri ve cadı yakmaları da açıklığa kavuşmalıdır. Ortaçağdan beri her hareket önyargıyla İslâm’a fatura edilmektedir. Müslüman ve Hristiyanların tarih sürecinde aralarındaki ilişkilere göz atmak zorundayız. 1529 yılında Viyana’nın Türkler tarafından kuşatılması Hristiyanlar için büyük bir şok oldu. Bu da bir takım negatif izlenimlerin oluşmasına sebebiyet verdi. Bana göre bu tabloyu Avrupa Kültürünü berbat eden inançsızlar çizmektedir. Hâlbuki bizim kültürümüze İslâm’ın inanılmaz katkıları vardır. Yine XVI. Yüzyılda oluşan Türk karşıtlığı edebiyatını da görmezlikten gelemeyiz. İşte Avrupa’daki bu Türk karşıtlığı pek çok Alman ve Avusturyalı tarafından İslâm düşmanlığı ile eşdeğer görülmüştür. Bunlara rağmen Göthe’de görüldüğü gibi bu konuda tamamen ümitsiz de değiliz. Oysa Göthe zamanında insanımızın İslâm hakkındaki bilgisi çok fazla değildi. Ama o zaman yine de bu insanlar daha fazla düşünebiliyorlar ve ne okuduklarına özen gösteriyorlardı. Az da olsa Göthe gibi bazı şahsiyetler bizleri İslâm hakkında bilgilendirmekte ve bizler de sağlıklı düşünebilmekteyiz.”  Sevgili Schimmel, İslam’a karşı yöneltilen bütün negatif soruları her zaman tarihten örnekler vererek göstermiş, disiplinler arası çalışmaları ile de İslam konusunda yöneltilen kem sözlerin hepsini elde tutulur somut delillerle geri püskürtmeyi başarmıştır.

Schimmel’in öğrenci sevgisi de bambaşkaydı. O yanında suspus olmuş öğrencileri sevmez, ona soru soran, yeni fikirler geliştirip ahlaklı bir şekilde eleştirilere katılan öğrencilerden hoşlanırdı. Her anlamda kendini bilgiye ve maneviyata adamış sıratı müstakim üzerinde giden nevi şahsına münhasır kişilerden biriydi.  Türkçesi akıcı bir biçimde olup Türkiye’deki derslerini Türkçe anlatırken, aynı zamanda ana dili gibi İngilizce de konuşuyordu ama o hiçbir zaman ilmi ile irfanı ile büyüklenmemiş her zaman edep ehli olarak mütevazılıği ile ön plana çıkmış, kalpleri de bu incelik sayesinde fethetmiştir.

Samiha Ayverdi ile olan muhabbeti ise bambaşkaydı… Aralarında abla-kardeş ilişkisi olan bu iki münevverden öğreneceğimiz çok şey vardır. Özellikle günümüz dünyasının iş hayatında veya sosyal yaşamında, kadın kadının kurdu rolündedir. Birbirini kıskanan, aşağılayan, en gözde olmak için hemcinsine yardımı bile çok gören kadınlar dünyasının, tarihe dönüp bu iki güzide hanımefendinin dostluk ve dayanışma ilişkilerine tekrar ve tekrar bakmaları gerekmektedir. Ayverdi ve Schimmel’in muhabbet bağları aralarına kıtalar girse de azalmamış, birbirlerine yolladıkları mektuplar ile aralarında ne kadar sıkı bir bağ olduğunu herkese göstermişlerdir. Samiha Ayverdi bir mektubunda Annemaria Schimmel’e şu şekilde yazmıştır “Aziz ve kıymetli dostum Cemile Hanım, 
Vakti olmayıp işi başından aşmış kimseler için ‘’sekiz tarakta dokuz bezi var.’’ Diye bir darbı mesel vardır. Yani sekiz tezgahta dokuz bez dokumaya çalışıyor demek. İşte ben de onlardan biriyim. Belli başlı hiçbir şey yapmamakla beraber işlerimin kesafeti ortasında arzu ettiğim şeylerden ziyade mecbur olduğum keyfiyetlerle meşgul olmak vaziyetindeyim. İstanbul misafirliğiniz esnasında bunu az çok gördünüz. Mesela size çok daha sık ve uzun yazmayı ne kadar içim çekiyor, fakat gel de istediğini yap bakayım. Fakat buna zahiren muvaffak olamıyorsam da hissen ve hayalen hep sizinle alışverişteyim.
Cenab-ı Hak’ın insanlara bahşetmiş olduğu nimetler arasında bence en kıymetlisi garazsız ivazsız (hiçbir çıkar gütmeden) dostlukların müşterek mübadelesi. Neyse ki bunun içinde dünyevi imkanlardan ziyade kalbi ahizelerin sözü geçiyor.”

İki arkadaşın birbirlerine duydukları dostluk ve kelimelerdeki zariflik, hem kalbe hem de kulağa ilham veriyor. Allah için dost olmanın gözle görülür örneğidir Ayverdi ve Schimmel’in muhabbeti.

Günümüz dünyasında kadınlar olarak birbirimizin omzuna basmak yerine omuz vererek birliğe ve güzelliğe ulaşmalıyız, kız kardeşlik duyguları ile sarıp sarmalayalım birbirimizi.

Son olarak, bir batılı münevver olan Annemaria Schimmel’in, Kadın Sultan Samiha Ayverdi ile anılarını kaleme aldığı dostluk dolu sözcüklere bırakalım.

“Samiha Ayverdi’nin Fatih’teki evi tam manasıyla bir müzeydi ve kalbinde yer etmiş o gelenekleri, romanlarında ve kısa hikâyelerinde yaşattı. Samiha Abla’nın dost muhitinde, modern şehrin hayhuyu neredeyse nisyana duçar olmuş bir başka İstanbul’u tanıdım. Bu sebeple bazı zamane hadiseleri ve gelişmeleri ile ilgili tenkidi çok sertti. Tavrında tavizsizdi, zira insanı kemale visal edecek tek bir yol bellemişti. Kuşkanadı misali akan yazısı ile kaleme aldığı mektuplar, büyük bir ruhu ortaya koyan belgelerdir…

 Türkiye’de ikinci kalışımda, yeni arkadaşlar, Türk kültürünün başka bir kısmına, Türk tasavvufunun en iyi geleneklerine ulaşmama yardım ettiler. Üst üste gecelerini sessiz meditasyon ile geçiren başarılı iş adamları vardı, ve mutasavvıflar ve yazarlar arasında önde gelen bir isim olan Samiha Ayverdi vardı, geleneksel hayatın yücelttiği pek çok kitap ve makalenin yazarı. Onun evinde Osmanlı Türkiye’sinin kültürü ile tanıştırıldım, ayrıca o ve ailesi İslami güzel sanatların ve özellikle hattın sonsuz güzelliğine gözlerimi açtılar. Boğazın üzerinde gökyüzü gül bulutları ile kaplıymış gibi görünürken, uzun ve akıcı cümlelerle yaptığı sohbetlerini dinlemeyi çok sevdim. Birkaç hafta önce, Mart 1993’te, narin ellerini son defa öptüğümden üç gün sonra, Ramazan Bayramı arefesinde öteki dünyaya göç etti”

MÜZİK: “Makber”

FİLM: “Wings Of Desire”